-gitmişse bile bu bir oyun olmalı.
aklı sanatta olanlar için…
Browsing Category: Blog
Bizim, eskiden acil işimiz olmazdı.Hastanelerin acil servisleri ne kadar eski bilemiyorum. Biz eskiden telefon etmek için emek harcardık; jeton vardı mesela, bulabilirseniz. Bir de semtinize yakın bir kulübeye ihtiyacınız. Gidersiniz, kuyrukta beklersiniz… kulübede konuşana sinirlenirsiniz. Sonra aradığınız insan, evinde olmalıydı eskiden. Biz eskiden aradığımızı evinde bulurduk kısmetse.Şehirlerarası içinse,santralın bağlantı yapmasını beklerdik evden çıkmadan.Ve, bu kadar iletişim (!) güçlüğü içinde ilişkilerimiz daha “yakın”dı.
Biz eskiden pazar sabahları çamaşırlar tencerelerde kaynatılırdı, onun kokusuyla uyanırdık. Biz eskiden, eskiydi giysilerimiz hep. Bayram beklerdik. Bayram, belki yeni ayakkabı, belki yeni pantolon, elbise demekti. Nedense, eskiden sokaklar çok büyüktü ve biz eskiden de sıkılırdık.
Biz eskiden, sofrada “doyardık” ve aç olanı bilirdik. Biz eskiden aç olanı aç bırakmazdık, sokaklar büyük ilişkiler yakındı biz eskiyken. Çok geç öğrendim ben; İnsanın, hayvanın da kötüsü olduğunu, doyunca da durmadığını…
Zaman geçti; her şey yenilenirken, biz eskide kaldık. Eskidik…
Uyum dediğin yeniyi anlamaya çalışmak.
Eskiden böyle bir ağırlığı yoktu hayatın…
kalfa 2013
mavinin olmayan tonlarına büründüm. deli mavisi, çekip gitme mavisi, bana mı dedin mavisi… her biri ayrı güzeldi onun tuvallerinde. burada olmalıyım dediğim yerlerde olmamam gerektiğini hissettim sonra. betim benzim attı. gece yolculukları ve boğulmak hiç bu kadar dost değildi, geçmişle gelecek arasında.
realitede her şey mümkün ve hiçbir şey kesin değildi.
femmefauxx

gerçekte şöyle olması gerekirdi; kendini zeki sanan aptal bir insanın size sağlayabileceği kötülük.
şimdi insan denen yaratık, böyle bir şey duyduğunda doğal olarak şunu düşünüyor; “isterse evrenin en kötü niyetli insanı olsun, bana evrenin en büyük kötülüğünü yapmak istiyor olsun. sonuçta bu adam adı üstünde; ‘aptal’. istediği kadar çabalasın, bana hiçbir kötülük yapamaz ki. yapmak istediği her şeyi henüz o harekete geçmeden anlar, önlemimi ona göre alırım”. ama gelin görün ki, maalesef kazın ayağı hiç de öyle değil.
şöyle bir karşılaştırma yapalım örneğin; aptal insanın size zarar vermek için yapabileceği maksimum saldırı düzeyini fiziksel güce çevirirsek; bedeninize süngerden yapılmış bir bıçağı saplamaya çalışmasına eşit olsun diyelim. sizden daha mantıklı birinin size saldırması ise bedeninze gerçek metalden yapılmış bir bıçağı saplamaya çalışması ve dolayısıyla saplaması, sizi olay yerinde öldürmesi olurdu. hazır yeri gelmişken şunu da belirtmek gerekir; örnekten de görüldüğü gibi, sizden daha mantıklı bir insana karşı alınabilecek tek önlem ya size saldırmamasını beklemek, ya da saldırdığını farkettiğiniz anda arkanıza bakmadan kaçmaya çalışmaktır. yoksa gerçek bıçak bir anda karnınıza saplanır.
neyse, tekrardan aptallara dönmek gereğinde, şimdi insanoğlu doğal olarak şunu düşünüyor; süngerden bıçağı bana istediği kadar saplamaya çalışsın, isterse ömrünün sonuna dek milyonlarca kez denesin o bıçakla beni öldürebilmesinin mümkünatı yok. evet sıradan bir aptal ile karşılaşıldıysa, akıllı biri için doğru bir düşünce tarzı. ama eğer ki karşınızdaki aptal “kendisini zeki sanan bi’ aptal”sa ne yazık ki işler bu kadar iyi gitmiyor. tabi insan burada da şu şekilde düşünüyor; sonuç olarak ortada bir gerçek var. o da şu ki; bu adamın bana saplamaya çalıştığı bıçak süngerden yapılmış. saplamaya çalışan kişi istediği kadar o bıçağın metalden yapılmış gerçek bir bıçak olduğuna inanmaya çabalasın, realite değişmeyecektir.
evet, o da doğru. ama ne yazık ki burada şöyle bir şey oluyor; aptal adamın kafasında zekice bir fikir beliriyor ve diyor ki; “ben bu adama bir tane sünger bıçak sapladığımda bir kere ölüyorsa, ona bir çuval dolusu sünger bıçak saplayıp defalarca öldürebilirim”. yepp, dahiyane bir fikir. cidden çok “akıllıca”… ama bu “akıllılık” rahatlıkla anlaşılabileceği gibi tam bir “aptal akıllılığı”. neyse, doğal olarak olayın üstünde durmaya hiç gerek duymuyorsunuz. çünkü kafanızda basit bir hesaplama yapıp şöyle düşünüyorsunuz; “şimdi bu aptal gidip bir çuval dolusu sünger bıçak bulsa dahi, en kötü şartlarda gelip hepsini teker teker bana saplamaya çalışır. çuvaldaki bıçakların hepsini teker teker deneyip bitirene dek (örneğin 3saat boyunca) kendimi sıkar, sonra da planının boşa çıktığını görüp kös kös geri dönerken arkasından bakar, alay ederim”.
mantıklı bir fikir ama ne yazık ki olaylar şu şekilde gelişiyor; aptal adamımız dahiyane planını yürürlüğe koymak için sünger bıçak dolu bir çuval aramaya başlıyor. işte burada doğanın çok enteresan bir kuralı devreye giriyor. madeni parayla yazı-tura atıp dik getirmekten dahi daha zor bir olasılık gerçekleşiyor ve aptal adamımız aramaya başladığı gibi içi sünger bıçakla dolu koccaman bir çuval buluyor. evet, böyle enteresan bir doğa kuralı var; aptal bir adam kendi kafasına göre dahiyane bir plan yapıp yürürlüğe koyduğunda, şans faktörü akıl almaz bir şekilde adamın -değil yanında yer almak- sanki arkasından itip hedefine (bir de böyle bir durumda zekice bir hedef olsaydı ne kadar tehlikeli olurdu!) varmasını sağlıyor. hedefine varan aptalsa, doğal olarak bunu “mükemmel zekası (!)” ile başardığını düşünüp şans faktörünü aklına bile getirmeyerek elde ettiği bu başarıyla kendi zekasına olan saygısı bir kat daha artıyor.
siz de bu arada olup bitenleri şaşkınlık ve az biraz da kızgınlıkla izliyorsunuz: evrende gerçekleşmesi en zor olasılıklar gerçekleşiyor ve bu sebepten karşınızdaki aptal insan, planını istediği gibi yürütüyor. fakat sizi rahatsız eden planın gerçekleşmesi değil, karşınızdaki insanın zaten ziyadesiyle aptal ve kendini ultrazeka zannediyor oluşu yetmezmiş gibi bu son olay karşısında kendisini iyice akıllı zannetmeye başlaması ve artık gitgide sinir bozucu olmasıdır. ama yine de şöyle düşünürsünüz; “neyse, sonuçta ben her şeyi mucize niteliğindeki şansı sayesinde yaptığını biliyorum. o hala benden daha aptal, bu sebepten ötürü bana saplamaya çalışacağı sünger bıçaklar bana hiçbir zarar veremeyecek. çok az daha katlanıp şu salak sünger bıçaklarıyla beni öldürmeye çalışmasına salağa yatarsam hepsini teker teker deneyip bir işe yaramayacağını anladıktan sonra beni öldüremeyeceğini fark edip peşimi bırakacaktır. fakat -hiçbir zarar veremeyeceğini bile bile- bu sünger bıçaklardan kaçmaya çalışırsam karşımdaki insan beni kovalamaya devam edecek, ve de daha kötüsü gittikçe planının işe yaradığına daha da çok inanacak, kendi zekasına olan saygısı hiç durmaksızın daha da artacak ve beni yakalayana dek peşimi bırakmayacaktır. yakaladıktan sonra olacak olan da şu anda dişimi sıkıp biraz dayanabilirsem olacak olandan pek bir farkı olmadığı için, bu işi hiç uzatmadan ve kendimi gereksiz yere yormadan şimdi sonlandırmak en mantıklısı olacaktır.”
ve bu düşünce bulutuyla olduğunuz yerde durup karşınızdaki aptal insanın planını yürürlüğe koymasını beklemeye başlarsınız. sizdeki durağanlığı görüp, bunu ölümü kabullenmiş bir kurbanın umutsuzluğu olarak idrak eden aptal insan bundan akıl almaz bir zevk duyar ve yine zekasıyla övünmeye başlar. o anda bir süre kaçıp yakalanmak ile şu anda “teslim olmak” arasında bu açıdan pek de bir fark olmadığını anlar ve kendi kendinize “acaba diğer yolu mu seçseydim?” diye düşünmeye başlarsınız. fakat sonra diğer yolun da -yorucu bir kovalamaca oyunundan sonra- zaten yine aynı yere, buraya çıkacağını düşününce şu anda yaptığınız seçimin yerinde olduğunu düşünürsünüz. zaten artık seçiminizi değiştirmeniz mümkün gibi gözükse de pek mantıklı değildir; buradan diğer yola geçmeye kalkışmak sizi başlangıçta hiç olmayan, başlangıçtaki iki yolun toplamları kadar zor olan üçüncü bir yola sürükler.
neyse, yolunuzu değiştirmezsiniz ve plan aynen işlemeye devam eder. karşınızdaki insan, koca çuvalı sizin olduğunuz yere getirir, içindeki bıçakları önünüze dökmek üzeredir. çuvalın ipini çözüp döker ve içindekiler yere dökülüp küçücük bir tepe oluşturur. işte o anda çok enteresan bir şey dikkatinizi çeker; yerdeki bıçakların hepsi metalden yapılma gerçek bıçaklardır. bir anda başınızdan aşağı kaynar sular dökülür ve bunun nasıl olmuş olabileceğini idrak etmeye çabalarsınız. siz bunları aklınızdan geçirirken karşınızdaki aptal insan eline yerdeki bıçaklardan birini çoktan almış ve size saplamak üzeredir. siz daha ne olup bittiğini anlamaya çalışmakla-kaçmak arasında düşüncelerde gelgitler yaşarken birden, saniyeler içinde elindeki bıçağı size saplar. işte o anda acı gerçek birden beyninizde patlak verir; ölüyorsunuz. gerçek olduğu net olmasına rağmen hala o kadar akıl dışıdır ki siz artık karnınıza sırayla saplanan bıçakların ıstırabına bile aldırış etmeden son nefesinizi vermeden önce bunun nasıl olabileceğini idrak etmeye çabalıyorsunuzdur. olay o kadar mantık dışıdır ki ara ara karnınıza saplanan bıçakların verdiği acıya yoğunlaşıp bir yandan unutmaya çalıştığınız acıyı bir yandan da kendi arzunuzla sonuna kadar yaşarsınız ki bunun bir kabus değil gerçek olduğundan şüphelenmeyesiniz.
ne yazık ki, ne sıklıkta kontrol ederseniz edin karnınızda, kelimenin tam anlamıyla “can alıcı” bir acı vardır ve gerçekten de ölmektesinizdir. hala bunun reel mi yoksa bir kabus mu olduğunu anlamaya çabaladığınız bilinçli acı çekme seanslarınız arasındaki saliselerle ölçülen zaman aralıklarında yaptığınız tek şey ise gerçekleşebilecek tüm ihtimalleri aklınızdan geçirip bunun nasıl olmuş olabildiğini bulmaya çalışmaktır. sonunda, son nefesinizi vermeye yakın talihsiz gerçeği bir anda idrak edersiniz. yapmış olduğu “aptalca akıllı” planı uygulayabilmek için sünger bıçaklarla dolu kocaman bir çuval aramaya çıkan kişi, aptallığı yüzünden (sayesinde?) sünger bıçak yerine gerçek bıçaklarla dolu bir çuval bulmuş ama bunun aslında aradığı şey olmadığını bir türlü idrak edememiştir. bu bıçakları yanınıza getirip size saplamaya başladığında da zaten -her ne olursa olsun kendi yaptığı plana sadık kalabilecek kadar aklı olsaydı bu şekilde olmayacaktıysa da- planının sonuçlarını görerek iyice zafer sarhoşu olur ve saadet ve sevinç ile planını devam ettirip getirdiği bıçakları teker teker size saplamaya devam eder.
sizse son nefesinizi verirken şunu aklınızdan geçirirsiniz; “aptal olduğu için onu kaale almaya gerek görmedim. yaptığı planın hiçbir işe yaramayacağından adım gibi emin olduğumdan, planını bilmeme rağmen sonuna dek yürütmesine izin verdim. ama hesaplayamadığım bir nokta vardı; her ne kadar kendisinin zekice olduğuna inandığı megaaptalca bir plan da yapmış olsa, her ne kadar şansın ona sonuna dek yardımcı olmasını -planını sonuna kadar uygulamasını sağlasa dahi nihayetinde bu zararsız bir şey olduğu için- görmemezlikten gelmiş olsam da şunu bir türlü hesaplayamamıştım ki; kendi yaptığı ultraaptalca planı bile uygulayamayacak kadar aptal olduğu için onun beynindeki şekliyle oldukça zararsız gibi görünen plan; bir anda kişinin aptallığı ‘sayesinde’ ve şansının da akıl almaz yardımı ve beni aptal yerine koyması ile öldürücü bir silaha dönüştürülmüştü… ve işte o silah da şu anda beni öldürüyordu.”
femmefauxx

Melez mekruh kıtalarına kan bağım / çağların bilek faslında mazi fendinden kalanlardan çaldığım rüzgarın altından saç telini okşuyor / bir müddet ensemde bin mühürün harakirisi gibi. Hissizleşmenin sarsıcılığı gibi, geçiciliğe tapışımızın başımızı okşayışıyla gururlanışımız gibi!
Anlamak; abdala malum aptala mağlup oldu!
Küllerinle papaz olmuş anka kuşunun rölanti kanatlanışları, bir aldanışa inanmaya yeltenişin nefes nefese kalmışlığı.
Dağılarak birleşmek tohumsuzluk nadasında susuzluk hilkati! / Onlara uysal merak edişlerini hırçın kaygısızlıklarında bulacaklarını söyle! / Ve ekle; tamamlayıcı o eksik hiç tamamlamıyor bütünü, hatırlanmak değil asla unutulmamak için!
Savunmasızlık serin kanlı terk ediyor temkini. Ürkeklik kozasında metamorfozlaşan kaybedek bir şeyi olmayanlar elçiliği gözlerinin içine bakmaya cesareti olmayanları alaycılığına ihtar çekiyor! Kıvrımlarında geziniyorken çocukluk kaygısızlığının; yaşam herkesi birbirine karıştırıyor.
Önemseyişleri işgal ediyor, cilvesinde rönesans miyadlarını sıralayan köhne! / vedaların sevimsizliğinden bahsediyorum kaçak kabilin masum serseriliğinde seyreyliyorsun. Kapıları kapat, eski rüzgarların hasretine kucak açıyor eski fırtınaları biçişim!
ifadelerim zayıf, cümlelerim daha çok devrilir oldu…
daha hızlı çökmeye başladı karanlık son zamanlarda…
ve daha çabuk tükenmeye başladı her şey.
daha bir donuklaştı bakışlarım.
daha ağır ilerliyor burada her saat,
ve sonsuz; her dakika…
daha da derinlere inebiliyorum artık.
nefesimi daha uzun tutuyor,
daha da sert vuruyorum dibe.
vurgun yemek o kadar iyi geliyor ki…
çığlıklarımı daha az yutarken,
sessiz harflerini haykırıyorum adının,
her geçen gün adımın sesine can veren…
ve bu yüzden sessizleşirken geçen her günde;
-imdadıma yetişiyor; yokluğun.
femmefauxx
buraya, ilk, kalp şeklinde bir arabayla geldiler
ve sonra şaşalı caz müzisyenleri olarak ayrıldılar.
tam bir kılığa bürünerek, kış,
bir kuzey boyunca, inişli çıkışlı geldi…
şimdi onları tiz sesli bir ay ışığında, beni terkederken izliyorum.
onlar bana ahenk içinde elveda şarkısı söylüyor ve ben onlara
kral penceremden gülümseyerek bakıyorum…
siz anladınız.
hep başkaları için yol alıyordum.
oysa şimdi, bir nefes alır gibi, kendimi yanımda duyuyorum.
onlar tanrı’nın içimizde olduğunu söyledi, ben de onlara
atalarımızın dişlerinin korkudan beyazladığını söyledim.
kullandığım sokaklar, penceremden uzaklaşan solukları görmek içindi…
ağaçların arasında duymaya alıştığım kargalar, çoktan şanssızlığa düşmüş.
oysa bol gömlek giyerdi güzel adamlar…
şimdi ise büyük kare dilleriyle-çirkin bir ayakkabı, sadece.
ve onları ileri-geri kederle sarsan
kırmızı, kadife kadınları vardı, tertemiz(?) ve de yaşlı…
ama yine de bilinç; bir tür rahat, bir tür rüya.
aldığım her nefes, sanki son nefesim gibi…
ve etrafımdaki herkes sessiz… ölü gelinler gibi,
buz tabakaları üzerinde, farklı boylarda…
femmefauxx
son
gün
sevgili
aşk
kayıp
umut
an
gül
peygamber
tanrı
ben.
son ben,
ne halde?
insanlar değişmezmiş
değişim rekorları kırıyorum, evrim olimpiyatlarında
katılan sanatçı yok ki
değişen izleyiciler olsun.
sanatçılar gerçeği ortaya çıkarmak için,
politikacılar gerçeği saklamak için yalan söylermiş.
sanatçılar yalan söylemez
sanatçılar kendini düşünmez
sanatçılar sayıklamaz egolarını
ve sanat; yazmak, çizmek, fular takmak, gözlük takmak değildir.
sanat yaratmak da değildir
sanat, yok etmektir;
neyi?
sanat bir insanın kendisini yok etmesidir
edebilir misin?
insanlara ne verebilirsin aşk hayatını yazmaktan başka?
ya sanatçısındır ya politikacı
kaç kere politika yaptın
ruhunu görmeyen, göremediğin bedenlerde?
bir sonum ama
son neyim ben
sadece sonunum belki de bir başlangıç sunan
müthiş bir gelişme bölümünün mutlu sonuyum belki de;
editörün basmadığı.
mutluluğu kıskanan editörün de hayalleri olsa gerek…
unutma ki hayaller en fazla mutlu hüsranla biter
mutlu son yoktur
son yoktur
son
.
femmefauxx

Değişmemek, amaçsız bir inatla, fitneye kabil çekişmenin rekabetinin kurak avucuna bıraktığı sıcak kovan. Elindeki, yanılgıları tekrarlama denen çaça bir silahın namlusunu; darıldığında sarılacağı, daraldığında danışacağı kimsenin yokluğunu beslediği kendini kendinden bezdiren alter egona fiyakalı dayıyorsun! Kimsenin üstünlük kurmasının haklılık payı yok, benlik kavgaları ve malum bitmeler, maskot ihtişamlar mahseninde yıllandıkça güzelleşen zamanın aklını başından alan anlam kaymaları. Çarpık, dalgın, insafı rehin almış bekleyişleri görüyor bir yanım. Bir yanım gemi aslanı, kaçıyor, şaşırıyor fareler bile!
İnsan başına gelen trajidelerin her zaman mantıklı bir açıklaması olması gerektiğini düşünür. Çünkü buna hazırlıklı değildir. Ona mantıklı bir açıklama sunsanız dahi o bunu asla kabul etmeyecektir. İsteyecek ancak etmeyecektir! Çünkü duygusal dayanımının yıkılacağı sanrısı onu bunun asla rahatlatmayacağına şartlandırır!
Başkalarının ruhuna kilitlendiğimizde kendimizi ardına kadar açarız. Kanışlarımızın doğal seleksiyonu savunmasızlığımızı saf ve hiç bir zaman kurnaz olamayacak güvenimizle takas ediyor. Çünkü merak ve onunla gelen “bilmek isteme” insan doğasındaki, açığa vuranların, saklananların, gizlenmişliklerin varisidir.
Başkaları sadece kendimize yakalanmaktan korkmamızın bahanesidir. Amaç duygusunu temsilen bilmek ve bulmak için mücadele edişimiz, altında, sonuçlardan saklanmayı ve sakınmayı barındırır. Değerler yargısı, aldatmacalı kullanılabilirliği, üç maymunu, mağdur haysiyetini iyi oynamayabilmeyi imkanlaştırır. Herkes kendi kaderinin reklam yüzüdür. Rolünü neden aldığından çok nasıl kullandığın önemlidir. Şu var ki uymakta zorlanırken, marifetimizin, değiştirmekte, tereyağından kıl çeker gibi zuhur etmesi insanın çözülemeyecek sırlarındandır. Aslında çözmek değil biraz da kanmak için yaşarız…
spktrm
Geçmişin tüm görüntüleri bugünün umarsız yaşantılarına bağışlayıcı bir tebessüm ile bakıyor. Onlar için,hırslar,ego,doyumsuzluk ve para çürümüştür. Surette görülen en saf halidir insanın. Renkli olmadıkları için teslimkar izlersiniz, çünkü renk suretten baskındır. Bu nedenle sepia tüm sıcaklığı ile okşar izleyeni.Eskimiş olan,insanı ölümle yüzleştirirken,bunu tüm sevecenliği ile yapar. Dokunduğunuz yıpranmış,küf kokulu kağıt ve üzerindeki suret,yaşamın gelgeç halinden bahseder usulca. Barıştırır bir anlamda bizi ölümle.Ya da hayatla. Çünkü geçmişe dokunmanın bilinci, var olmak ile ilgilidir.Yaşanan çelişkidir bizi kuşatan ve hazzı güçlendiren; Her şeye sahip olmak ve tüketmek ile, reddederek tükenmek arasında…
……..
Güneşli bir yaz girişiydi anne. Ortak yaşantımızın belki de çakışmayan zamanında seni denize bakarken izledim.Ve hemen sonra yaşlanarak öldün. Aklımda kalan; güneşi ısıtan,denizi şaşırtan fotoğrafın…
Soner Göksay / mindonart / 2013
sevdiğim bir şarkıyı dinlerken kendimi öyle kaybediyorum ki…
mimiklerim her bir notaya, aldığı diyez-bemollere, tartımlara, tonuna göre şekil alıyor… duyduğum her bir ses, birer birer derimin altına işliyor… direniyorum ama ruhum yine de itaat ediyor; geri dönüşsüzlüğün ötesinde buluyorum kendimi aniden. sınırlar yok. sadece ufuk çizgileri.
sadece özgürlük.
ve nefes bile almama gerek kalmıyor.
-görsen, o şarkıyı yüzümden dinlersin.
femmefauxx
Ağzı kurumuştu,ayaklarından başına kadar bir ateş basmış,anında barsakları bozulmuş nedensiz paniğin verdiği hareketsizlik tüm bedenini kuşatmıştı.Korku içindeydi…Korkunun en korkunç yanı korku kaynağının belirsizliğiydi…
Hiç böyle şeyleri dert etmezdi önceden.Bu kadar evhamlı da değildi.Çok geç olmuştu…yok yok ona birşey olmazdı…ya olursa??
Çocukluğundan beri rüyalarında büyük havuzlar vardı.Ve o su’dan nasıl korktuğunu uyanıkken hiç anlatamıyordu.
-Hamamböceği mi?O minicik şeyden mi korkuyon,onnar öyle yuva eder gider.-dedi pansiyonculuk yapan yaşlı kadın.
Öleceğim,tam şimdi-hayır yok yok daha değil.Sen mi karar vercen zamanına!Çok korkuyorum yolunda gitmeyen birşeyler var.
KORKUYORUM HEM DE ÇOK!….
İnsanlığın tarihi kadar eski bir ilişki ; insan ve resim yapma eylemi. Bireysel ve içgüdüsel bir eylem olan resmetme işi, ilk insanın da tedavi aracıydı.Aslında dilin henüz oluşmadığı süreçte, bellekte yer alan görüntüler dizisi-binlerce resim, ağır yaşam koşullarının izlerini taşıyordu.İnsan; hergün doymak için öldürüyor ve her avında ölüm korkusu yaşıyordu. Barınma,üreme,beslenme gibi temel yaşam gerekleri dışında uykusu ve tekrar eden korku görüntüleriyle dolu rüyaları belki de bugünkü birincil ölüm korkusunun temellerini atıyordu.
Otto Rank ; ölüm korkusunu,doğum travmasına bağlayan incelemeleriyle Freud’un “Baba” merkezli psikanaliz sürecinde Anne alternatifini belirginleştirdi. O,korku temelinin ilk taşını bu “doğum anı “olarak belirlemişti.
Korku ögesi sanatçının hayatının her anında sanatında farklı yorumlarla ifade edildi. Öğrenilmiş olanın geriye dönüşü olmadığından , planlı düzenlemeler genellikle bu ögeyi kamufle etti. Sanatçılar , simge ve sembollerle farklı şekillerde sundular korkuyu.Çıkış kaynağı ne olursa olsun korkunun resim sanatındaki yorumları her zaman korkudan kurtulmak isteği taşıyordu. Hatta izleyiciyi tedirgin eden,kimi zaman irite eden, şaşırtıcı ve sarsıcı kompozisyonlar , özünde sanatçının bunu (bu rahatsızlığı) tek başına taşıyamamasından dolayı yapıldılar. İzleyici ile olan görsel paylaşımda sanatçı, izleyenin tepkileriyle kendisinin doğallığına kanaat getirdi. Küçücük çocukken oynanan birbirini korkutma oyunlarının hazzını anımsayalım, korkutan da aslında aynı derecede yaşadığı heyecan ve ürpertiyi diğeri üstünde yaşarken eğleniyordu. Çünkü diğeri de , onun korktuğundan aynı şekilde korkuyordu,ve “korkutan” bunu oyuna çevirme başarısıyla sınıf atlamış oluyordu.
Şimdi yeniden Otto Rank’e dönelim. Birincil korku; ölüm korkusunun tanımlanmasında anne karnından atılış (ya da çıkarılma) çocuğun ilk travmasıydı. Bu aynı zamanda ikincil korkuların inşasının başlangıcıydı. Baba figürü ikincil korkuların gelişimi ya da körelmesinde önemliydi. Sanat tam bu aşamada devreye giriyordu, ölüm korkusu ve diğerleriyle baş edebilmenin en güçlü yolu onlarla doğrudan ya da dolaylı ilişkide olmayı gerektiriyordu. İnsan bunu yapmak zorundaydı,ve bunu yaparken de, bunu çocukluğundaki oyuna çevirdi; tek bir farkla: işe her anlamda görsel bir şölen ekleyerek… Evet, korkusu kabul görmeliydi, izlenebilir, dinlenebilir, dokunulabilir olmalıydı.Ve olabildiğince insanüstü (şaşırtıcı,sarsıcı) olmalıydı ki ardından paylaşım da gelsin.
Resim sanatı ,”korku”dan beslendi… diğer sanatlar gibi. İnsanlar; savaşlar, yıkımlar gördüler ve kafalarında olanı, tuvallere , kağıtlara attılar,..tanrıyla hesaplaşırcasına mermerleri yonttular. Ama bireysel , ama kitlesel “Korku” sanatçının harekete geçmesi için en önemli neden oldu.(sürecek)
Kalfa 2010